Anayasamızın 66 maddesindeki, vatandaşlık tanımında ‘’Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.’’ denmek suretiyle egemenlik sahibi olan yegane unsurun etnik,dini,meshebi köken, ayırt edilmeksizin vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes olduğu ifade edilmektedir. Dolayısıyla 77 milyon Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı egemenliğin sahibidir ve bu büyük ailenin adı ‘’TÜRK MİLLETİ’’ dir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası madde 6 ise der ki;
''Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir.
Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.
Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.''
Bu, kısaca Cumhuriyet idaresinin bir tanımıdır, devamı olduğumuz Osmanlı Devleti’ nde bir aileye bir zümreye ait olan egemenliğin, o ülkenin asli unsuru olan vatandaşlar topluluğuna, bir diğer ifadeyle, millete ait olduğunun anayasa ile güvence altına alındığının tescilidir, madde 6.
Dolayısıyla bu maddelerden de anlıyoruz ki ,Türk milleti sahibi olduğu egemenlik yetkisini , devleti oluşturan organları aracılığıyla kullanmakta ve bu yetkiler hiçbir şekilde millet dışındaki kişi ve zümrelere devredilemeyeceği gibi , hiç kimse ve organ da anayasanın kaynaklık etmediği bir yetkiyi kullanamayacaktır.
Peki, bu açıklamaların ışığında milli egemenliğin ifadesi olan milli iradeyi oluşturan unsurlar nelerdir?
Ya da sadece siyasal iktidarlar mıdır milli iradenin temsilcisi ?
Tabi ki hayır. Özellikle 2. Dünya savaşı sonrası meydana gelen yenidünya yapılanması, milli irade yetkisinin kuvvetler ayrılığı çizgisinde yeniden oluşmasını sağlamıştır. Bu çerçevede milli iradeyi oluşturan unsur sadece seçim kazanıp iktidar olan siyasal parti ya da partiler değil, parlamentoyu oluşturan tüm partiler ve bağımsız milletvekilleri ile yargı organlarıdır.
Gelelim bahsetmek istediğimiz asıl konuya. Kayıtsız şartsız millette olması gereken ve anayasal güvence altında olan egemenlik ne durumda?
Son yıllarda yaşadığımız olayların ışığında milli egemenliğin maalesef birkaç defa çeşitli zümreler arasında yasalar ve anayasamıza aykırı olarak ihlal edildiğini görmekteyiz.Bu o kadar hassas bir konudur ki tamamen ülkenin bekasını derinden sarsacak kuvvettedir.
Peki, millette olması gereken ve hiçbir kişi ve zümre tarafından kullanılamayacak olan egemenlik kimler tarafından kullanılmış ya da kullanılmasının önü açılmaktadır,dersek son yıllarda yaşadığımız hadiselerde bunun cevabını çok rahatlıkla görebiliriz.
Milli egemenlik yetkisi anayasa ve yasalara aykırı olarak,
1-İKTİDAR adı altında DIŞ MİHRAKLAR
2-PARALEL adı altında dini bir CEMAAT
3- ÖZERKLİK adı altında PKK
tarafından kullanıldığı anlaşılmaktadır.
tarafından kullanıldığı anlaşılmaktadır.
1-İktidar partisinin kuruluş süreciyle ilgili İlk olarak şu an TRT haber dairesi başkanlığı görevini yürütmekte olan Nasuhi Güngör'ün 2001 yılında yazdığı ve dönemin Saadet Partisi genel başkanı olan Numan KURTULMUŞ'un da parti teşkilatına ücretsiz dağıttığı ''Yenilikçi Hareket'' adlı kitabında tüm detaylarıyla bahsettiği konu hakkında o günlerin canlı tanıklarından bugünlerde ardı ardına itiraflar gelmeye başlamıştır.Bu kitabın ve dönemin canlı tanıklarının ifadelerine göre refah partisinin kapatılmasını takip eden zaman diliminde, yoğun bir şekilde Amerika,İsrail ve İngiltere den gelen heyetler o dönem yükselmekte olan islami akımlardan bir takım siyasi kişilere bazı tekliflerle geliyorlar ve kabul etmeleri halinde kendilerini destekleyeceklerini söylüyorlardı.
Bu teklifleri reddedenlerin başında merhum Başbakan Necmettin ERBAKAN ve gene merhum Genel Başkan Muhsin YAZICIOĞLU bulunmaktaydı.
Bu yabancı gruplarca yapılan üç ana teklif ise şöyleydi ;
1. Biz sizi iktidara taşıyalım.
2. Sizi iktidarda sorun çıkaracakları opere edelim
3. Size gerekli finansal destekleri getirelim.
ABD, İngiltere ve İsrail’in istekleri ise ;
1. İsrail'in güvenliğini arttıracaksınız önündeki engelleri kaldıracaksınız.
2. Büyük Ortadoğu projesi yani sınırların değişmesi.
3. İslam'ın yeniden yorumlanmasında bize yardımcı olacaksınız.
Yukarıda ki tekliflere ek olarak dönemin CHP genel başkanı Deniz Baykal'ın da proje kapsamında Ahmet Necdet SEZER den sonra Cumhurbaşkanı yapılacağı ancak Baykal'ın rahat davranışları sebebiyle bundan vazgeçildiği ve yerine Abdullah GÜL üzerinde anlaşıldığı belirtilmektedir.
Tüm bunlar projenin mimarlarından ve görüşmeleri ayarlayan akit gazetesi yazarı Abdurrahman DİLİPAK ve Ali BULAÇ tarafından açıklanmıştır.
Konu ne yazıktır ki ne iktidar nede muhalefet tarafından yalanlanmamıştır.
Bundan da milli egemenliğin yabancılar tarafından paylaşıldığı açıkça anlaşılmaktadır.
2-2002 ile başlayan süreçte milli egemenliğin bir dini cemaat tarafından kanunsuz ve kuralsızca paylaşıldığı yıllar içinde yaşanan acı gerçeklerle gitgide gün yüzüne çıkmış bulunmaktadır.
Bugün yaşanan süreçte söz konusu cemaatin,emniyet ve adalet teşkilatları başta olmak üzere tüm önemli kurumlara sızmış olmakla birlikte , birçok sahte delil ve gizli tanık ifadeleri sayesinde ülke milli güvenliğini de tehlikeye sokarak, çeşitli adlardaki kurgu davalarla Türk Silahlı Kuvvetlerine operasyon yapmışlar ve milli ordunun en az 50 yıl geri gitmesine sebep olmuşlardır.Bu süreçte birçok masum insan suçsuz yere 5-6 yıl hapis yatmış bazıları da hapiste hastalanarak yada dışarıda intihar etmek suretiyle hayata gözlerini yummuşlardır. Ve ayrıca bir çok devlet sırrı yabancı ülkelerin ellerine geçmiştir.Buna en basit örnek olarak, ege ordu harp planlarının ayyuka çıkmasını verebiliriz.
Ayrıca bugünlerde çok net olarak görmekteyiz ki aynı cemaatin devlet içindeki elemanlarının ülke gündemini sarsıcı bir çok cinayet ,ve sansasyonel olayda parmaklarının olduğu çıkmıştır.
Cemaate bağlı savcıların hükümet üyelerine karşı yolsuzluk operasyonları yapmaya başlamasıyla birlikte işler tersine dönmeye başladı. Zamanın başbakanının siyasi danışmanının mili orduya ve milli hükümete karşı kumpas yapılmıştır ifadeleriyle süreç tersine çevrilmiş ve cemaatin paralel devlet yapılanmasıyla devletin içerisine sızdırıldığı ve bu yolla orduya ve bil cümle devlete operasyon yapıldığı kabul edilmiş olmuştur.
3-Oslo süreciyle terör örgütü ve onun lider kadrosuyla pazarlıkların başlaması ise egemenliğin gasp edilmesine üçüncü örnektir.
Bugün terör örgütü lideriyle ceza evinde yapılan pazarlıklarda ana konunun kürtlere özerklik verilmesi olduğu artık kimse tarafından gizlenmeyen bir realitedir.
Yukarıda sayılan üç konu ile ilgili olarak egemenlik iktidar sahipleri tarafından yetkisizce başka kimselere maalesef ya devredilmiş yada devredilmek üzeredir.
Anayasanın ilgili maddelerinde de ifade edildiği gibi kayıtsız şartsız millette olan egemenlik, onun temsilcileri tarafından hiçbir kimse yada zümreye devredilemez, yani hiçbir iktidarın yada devlet kurumunun böyle bir yetkisi yoktur , isterse yüzde yüz oyla iktidara gelmiş olsun.EGEMENLİK HİÇBİR ŞART VE KAYITLA DEVREDİLEMEZ.
Bu tek şartla olur o da savaşla, başkaca mümkün değildir.
Ancak; egemenliğin bu şekilde gasp edilmesinin çok vahim sonuçlarının olması kaçınılmazdır.Zira bu durumun devam etmesi halinde, Türkiye Cumhuriyeti diye bir devletten söz etmek imkansız olacaktır.
Bu ihlallerin müsebbibi olan kimler ise mutlak suretle adaletin karşısına çıkarılmalı, millet önünde milli iradenin paydaşlarından olan gücünü yasa ve anayasadan alan Türkiye Cumhuriyeti 'nin bağımsız ve tarafsız mahkemelerine hesabını son noktasına kadar vermelidir.
Dolayısıyla egemenlik asıl sahibine yani Türk milletine ait hale getirilmelidir..Bu kutsal bir vatan görevi , tarih huzurunda millete karşıda borçtur.
Sağlık ve esenlikler dilerim
U.YAZICI
.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder